Mimarinin dekolonizasyonu da neyin nesi?
Amina Rezoug A.
Bir süredir akademide gündemde olan ve sıkça karşılaştığımız “dekolonizasyon” kavramı hayatımıza, Lesley Lokko’nun küratörlüğünü yaptığı 18. Venedik Mimarlık Bienali ile birlikte iyice merkezi bir konuma yerleşti. Dekolonizasyon kavramı, ilk başta Türkiye mimarlık bağlamı için çok yabancı ve ilgisiz görünse de, aslında dünyanın geri kalanı kadar Türkiye için de büyük bir öneme sahiptir. Bu yazıda, dekolonizasyonun neye tekabül ettiğini netleştirebilmek adına öncelikle genel bir literatür taraması yapacak ve bağlamını açıklamaya çalışacağım.
Dekolonizasyon nedir? Mimarlığın koloniyal yanları neler? Neden dekolonizasyona ihtiyaç duyulur? Ve son olarak, yerleşik düşünce sistemini dekolonize edebilmek için alınabilecek önlemler neler? Bu soruları bu kısa yazıda mümkün olduğunca cevaplamaya çalışacağım.
Dekolonizasyon nedir?
Dekolonizasyon kavramı, Perulu sosyolog Anibal Quijano tarafından öne sürülen bilginin kolonialitesi (Coloniality of knowledge) tartışmalarıyla köklenmiştir. Kolonialite, modernitenin karanlık yüzüne ışık tutarak dekolonializasyonun temelini oluşturur. Dolayısıyla, Mingolo & Walsh’ın “On Decoloniality:Concepts, Analytics, Praxis” (Mignolo & Walsh, 2018) kitabında bahsettikleri üzere, modernite/kolonialite/dekolonialite birbirinden bağımsız olarak ele alınamaz; bunlar oldukça karmaşık bir kavram bütününü oluştururlar. Bilginin modern temelleri, emperialist ve coğrafi (territorial) temellere dayanır (Ali, 2014). Buna bağlı olarak, dünyanın modern sosyo-tarihsel düzeni ve sınıflandırması, mikro anlatı ve spesifik bilgi temelleri üzerine kuruludur (Mignolo & Tlostanova, 2006). Modernitenin referans noktası olarak Rönesans kabul edilir, çünkü Amerika’nın keşfiyle birlikte mekanın, Orta Çağın icadı ile de zamanın sömürgeleştirilmesi başlar (Mignolo & Tlostanova, 2006). Rönesanstan bugüne kadar, modernitenin retoriği kolonialite mantığının karanlık ve baskıcı yanı olmadan sürdülemezdi. Kolonialite mantığı, Mignolo ve Tiastova’nın açıkladığı gibi, modernite ve küreselleşme retoriği üzerine kurulmuştur; bu retorik, bazı toplumların aşağı olduğu varsayımı ile baskının ve sömürünün meşrulaştırılması üzerine kuruludur. Tam bu noktada, kolonialite ve kolonializm (sömürgecilik) arasındaki farkı açıklamanın faydalı olduğunu düşünüyorum. Kolonializm yani sömürgecilik, bir ulusun veya halkın egemenliğinin başka bir ulusun gücüne dayandığı siyasi ve ekonomik ilişkiyi tanımlarken, kolonialite ise sömürgecilliğin bir sonucu olarak ortaya çıkan ancak kültürü, emeği, özneler arasındaki ilişkileri ve bilgi üretimini sömürgeci yöntemlerin katı sınırlarının çok ötesinde tanımlayan, uzun süredir devam eden iktidar modellerine atıfta bulunur(Maldonado-Torres, 2007). Bu tanımlardan anlaşılacağı üzere, sömürgecilik bitmiş olabilir ya da sadece güney yarım kürenin sorunu gibi görünebilir ancak, kolonialite neoliberalizm ile günümüzün küresel güç denklemlerinin temellerini oluşturuyor ve gerçekliğini güçlü bir şekilde devam ettiriyor. Türkiye’nin kolonialite ile ilişkisini kültür, emek, etnik gruplar, din, cinsel yönelim üzerinden kurulan baskıcı söylem ve yaptırımlar üzerinden düşündüğümüzde, Türkiye’deki kolonialite daha kolay anlaşılır bir hal alıyor.
Başta sorduğum “dekolonizasyon nedir” sorusuna geri dönecek olursam, dekolonizasyonun tek, evrensel ve herkes için geçerli bir tanımının olmayacağının altını çizerek başlamak istiyorum. Mingolo & Walsh’un belirtiği gibi, “dekolonializasyon ne demek” sorusunun soyut ve evrensel bir cevabı olamaz çünkü moderniteden koparak bilginin beden politikasını göz önünde bulundurulmasını gerektirir (Ali,2014). Dekoloniyal teori, tarihi ve coğrafi bağlamıyla ile ilişkili olarak düşünürek bilginin dekolonizasyonunu savunur.
Mimarlığın Kolonial yanları neler? Ve Mimarlığın Dekolonizasyonu nedir?
Yapılı çevre ve mimarlık hiçbir zaman sadece yapılı çevre ve mimarlık olmamıştır. Yapılar her zaman üretildikleri dönemin, sermayenin hayal ve ideallerini temsil ederler. Temsil ettikleri ideolojilerin politik temelleri üzerine inşa edilirler (Garcia & Frankowski, 2023.). Mimarlık, inşa etmeye o kadar odaklıdır ki, koloniyal ayak izlerinin farkında değildir. Kapitalizm ve baskıcı rejimlerin egemen olduğu bir dünyada, mimarlığın dekolonizasyonu için öncelikle kolonial yönleriyle yüzleşmesi gerekir. Bu dekolonizasyon için, mimarlık tarihi, mimarlık kuramı, mimari tasarım, uygulama ve eğitim alanlarının tek tek ele alınması gerekmektedir. Avrupa merkezli, tek anlatı odaklı modernite tarihi, baskın patriarkal Avrupa merkezli bilgi ontolojisi üzerine kurulu kuram, neoliberal sermayenin yönettiği ve şekillendirdiği, emek sömürüsü üzerine kurulu, beyaz, erkek, starkitekt müelliflerin tasarım anlayışı ve kar odaklı üretim süreçlerinin önde olduğu, sürdürülebilir olmayan, karbon izi yüklü malzeme kullanımı, işçi sömürüsüne dayanan ve güvenliğini hiçe sayan inşaat süreçleri, tümüyle mimarlıktaki kolonialite’ye işaret eder.
Mimarlık pratiğindeki yerleşik kolonial düşünce sistemini tesbit edebilmek için, Mingolo & Walsh’un (Mignolo & Walsh, 2018) öne sürdüğü, düşünce sistemimizde aramamız gereken dört başlık bulunmaktadır. İlk olarak, atarkil/eril sezgilere dayalı seksizm ve ırkçılık; ikincisi, politik, ekonomik ve emperialist tasarım anlayışı; üçüncüsü, bilim, felsefe, ahlak, estetik, din, ekonomi ve politika gibi konuları araçsallaştırarak evrenselmiş gibi görünen, yerel tahayyülün kontrol ettiği bilgi ve anlayış; ve son olarak, insan yaşamından gezegen yaşamına kadar her yönüyle yaşamı kontrol etme tahayyülü ile siyaset ve ekonomiye yerleşmiş ataerkil/eril bakış açısı.
Mimarlığın dekolonizasyonu, düşünce sisteminin dekolonizasyonu kadar zor ve karmaşık bir süreçtir, sürekli sorgulamayı gerektirir. Buraya kadar, düşünce sistemimizde kolonyal düşüncelerin izini sürmeye çalıştık ve bu süreçte sorgulamamız gereken noktaları ele aldık. Ancak, şüpheciliğin ötesinde, dekolonizasyon sürecinde pratiğimizi yeniden tanımlarken bize rehberlik edecek sorular neler? Bu konuda tekrar Mingolo ve Walsh’a (2018) başvurmak gerekecek.
Herhangi bir dekolonizasyon süreci Kim? Nere? Neden? Ve Nasıl? sorularından bağımsız düşünülemez. Dekoloniyal düşünce sistemi, “çifte bilinç (double consciousness)” kavramını (Du Bois, 1911) benimser ve dünyanın geri kalanını gözlem nesnesi haline getiren sosyal bilimcinin (bizim durumumuzda mimarın) epistemik ayıcalığını reddeder. Sosyal bilimci (ya da mimar), bio-politik bir beden olarak konuya yaklaşımının, anlayışının ve ele alış biçiminin değişken olduğunu ve bilgi birikiminden bağımsız olamayacağını iddia eder. Bu açıdan mimarla sosyal bilimci farklı değildir; mimari tasarımda ele aldığımız hasta-tanımlı problemlerdeki (ill-defined problems) (Cross 2001) yaklaşımımızın bio-politik boyutu yadsınamaz. Bu noktada, mimari bir örnek üzerinden bu soruları tartışmaya devam etmek istiyorum. Örnek olarak, Barefoot Social Architecture projelerini ele alalım.
Barefoot Social Architecture kim(ler)den oluşur? Pakistanın ilk kadın mimari Yasmeen Lari tarafından kurulmuş, gönülüllerden oluşan bir mimarlık sosyal projesidir.
Barefoot Social Architecture nerede faaliyet göstermektedir? Pakistan’da sel felaketinden etkilenen köylere yardım etmeyi amaçlar, pilot köy olarak Pono Colony’de başlamıştır.
Neden Barefoot Social Architecture? Sel felaketi 2022’de Pakistan’ın üçte birini sular altında bırakmıştır.
Barefoot Social Architecture nasıl faaliyet göstermektedir? Sele dayanıklı, geleneksel yöntem ve tekniklerden yararlanan, yerel yapı malzemeleri (bambu ve kil) kullanılarak kendine yetebilen birimler tasarlanmıştır. Bu süreçte köyün kadın sakinleri kendi birimlerini inşa etmeleri teşvik edilmiştir. Bu kadınların diğer köylere giderek oradaki kadınlara yapı bilgilerini aktarmaları amaçlanmıştır, böylece küçük bir ücret karşılığında hem istihdam yaratılmış hem de yerel malzeme ile üretilen, oldukça erişilebilir yapı yapma bilgisinin yayılmasını sağlayan organik bir ağ örülmüştür. Bu durumda yoksul ve dışlanmış topluluklara yapı tasarımının ötesinde sürdürülebilir, bağımsız bir sistem sunarak kendi başlarına el ile inşa edebilecekleri, sıfır karbon izi olan bir tasarım geliştirilmiştir.
Sonuç olarak, mimarlığın dekolonizasyonu düşünüldüğü gibi uzak bir kavram değil. Bu yazıda, modernite/kolonialite/dekolonialite kavramlarını nasıl birbirini şekillendirdiğini ve düşünce sistemimizdeki kolonialiteyi sorgulamak için gerekli olan temel araçları sunmaya çalıştım. Burada vugulanması gereken önemli konulardan bir tanesi, dekolonializasyonun moderniteyi reddetmediğidir. Amaç moderniteyi yok saymak, yıkmak ya da yerine başka bir düzen getirmek değil. Dekolonial düşüncenin temel amacı, modernitenin yok saydığı, başka bilme ve yapma yöntemlerine ışık tutmak ve birçok dünyanın bir arada olabildiği çoğulcul (pluriversal) bir dünyaya (Escobar, 2018) ulaşmanın yollarını aramaktır.
Referanslar:
Ali, M. (2014). Towards a decolonial computing. Ambiguous Technologies: Philosophical Issues, Practical Solutions, Human Nature, 8. http://oro.open.ac.uk/41372/
Du Bois, W. (1911). The souls of black folk: essays and sketches. urresearch.rochester.edu. https://urresearch.rochester.edu/institutionalPublicationPublicView.action?institutionalItemId=26323
Escobar, A. (2018). Designs for the Pluriverse. Duke University Press.
Garcia, C., & Frankowski, N. (2023.). A Manual of Anti-Racist Architecture Education. WAI, Architecture Think Tank.
Maldonado-Torres, N. (2007). ON THE COLONIALITY OF BEING. Cultural Studies of Science Education, 21(2-3), 240–270. https://doi.org/10.1080/09502380601162548
Mignolo, W. D., & Tlostanova, M. V. (2006). Theorizing from the Borders: Shifting to Geo- and Body-Politics of Knowledge. European Journal of Social Theory, 9(2), 205–221. https://doi.org/10.1177/1368431006063333
Mignolo, W. D., & Walsh, C. E. (2018). On Decoloniality: Concepts, Analytics, Praxis. Duke University Press. https://play.google.com/store/books/details?id=l8hcDwAAQBAJ
